‘Eğitim ve iş, kadınların hayatının tutkalı’

Ayşe Burçak, “Aşklar ve Hayaletler”de kadınların görünmez yaralarını gösteriyor. Yazar, “Türkiye’de kadınların hayatında eğitim ve iş gerçekten tutkal gibi; bunlar olmayınca parçalar dağılmaya başlıyor” diyor.

14.09.2025
‘Eğitim ve iş, kadınların hayatının tutkalı’

Ümran Avcı-Ayşe Burçak’ın ilk kitabı “Aşklar ve Hayaletler”, İletişim Yayınları etiketi ile okurla buluştu. Burçak, “En Beklemediğin Anda” öykü dosyası ile 2024 Varlık Yayınları Yaşar Nabi Nayır Ödülleri’nde “Dikkate Değer” bulunarak ikincilik ödülünü almıştı. Yazar; 12 öyküden oluşan kitabında, yarattığı sıra dışı karakterleriyle insanın içindeki iyilik, kötülük, hırs ve hınca ayna tutuyor. Saplantılı ve tekinsiz âşıkları, hayaletlerin esiri olanları, kadınların görünmez yaralarını, gidenleri, gitmek istediği hâlde kalanları hikâyelerine konu ediyor…

Açılıştaki “Beni de Seversin Şule” öyküsü, sıradan görünen bir ilginin takıntıya dönüşmesini ve bunun yarattığı tekinsizliği işliyor. Bu hikâye üzerinden, kadınların nasıl kolayca hedef hâline gelebileceğini konuşalım isterim.

Bir erkeğin sosyal medyada rastgele bir kadının fotoğrafına bakması masum görünebilir ama bu bakış zamanla gözetlemeye, sonra da sahiplenme arzusuna dönüşebiliyor. Anlatıcı, Şule’yi hiç tanımıyor ama onun tüm hayatını sosyal medyadan öğreniyor. Bu bilgi fazlalığı ona yakınlık yanılsaması veriyor, oysa kendisi Şule için görünmez. Buradaki asimetri kadınların her gün yaşadığı tekinsiz erkek bakışını işaret ediyor. Öyküde anlatıcıyı şeytanileştirmek yerine özellikle sıradanlığını göstermek istedim. Çünkü bu kişiler uzak bir dünyanın canavarları değil, her gün yanımızdan geçen erkekler. Bu sıradanlık hikâyeyi daha rahatsız edici kılıyor. Nabokov’un “Lolita”sı, Fowles’un “Koleksiyoncu”su gibi sıradan faillerin perspektifinden anlatılan metinleri çok güçlü buluyorum, bu öyküde de küçük ölçekli olarak bunu denemek istedim.

“En Beklemediğin Anda”, kadınların hayatının tutkalının eğitim ve iş olduğunu vurgulayan bir hikâye. Bunların eksikliğinden kaynaklı savruluşlar için neler söylersiniz?

Evet, o öyküyü kendi kuşağımdaki alt ve orta sınıf kadınların sıkışmışlığını anlatmak için yazdım. Türkiye’de kadınların hayatında eğitim ve iş gerçekten tutkal gibi; bunlar olmayınca parçalar dağılmaya başlıyor, hemen aile ve evlilik baskısı devreye giriyor. Öğretmen olup atanamayan Zehra’nın annesiyle çatışması, arkadaşı Gözde’nin dünyası, tamirci Yavuz’la tanıştırılması hep bu boşluğun etrafında dönüyor. Ama sadece karanlığı göstermek istemedim. Çünkü biliyorum ki bu sıkışmışlığın içinde bile kadınlar gülüyor, ironi yapıyor, kendilerine alan açıyor. Hikâyede hem bu savruluşu hem de direnci göstermek istedim.

“Sevgili Arkadaşım Selin”de dayatılmış güzelliklere yönelik gönderme var. Okulda aldığı ve verdiği kiloya göre popülerliği artıp azalan Selin üzerinden işliyorsunuz konuyu.

Evet, bu öyküde ‘yas’ kavramının yanı sıra özellikle ilk gençlik yıllarımızda bedenimizle kurduğumuz ilişkiyi irdelemek istedim. Lise dediğimiz küçük toplumda dış görünüş bir mübadele alanı gibi işliyor. Selin bir dönem okulun en parlayan kızı; saç modeli taklit ediliyor, erkeklerin ilgisiyle çevrili. Yaşadığı depresyona bağlı yeme bozukluğu nedeniyle kilo aldığında ise sanki kimliği elinden alınmış gibi davranılıyor. Yeniden zayıfladığında tekrar kabul görüyor ama artık gözlerinde yorgunluk ve boşluk var. Bu aslında genç yaşta öğrenilen şeylerden biri: Değer görmenin kişilikle değil, dış görünüşle bağlantılı olduğunu düşünmek. Bu iki genç kızın hikâyesi hem ebeveyn kayıplarıyla sarsılışlarını hem de kendi bedenleriyle kurdukları ilişkileri anlatıyor.

‘Bak, buradaki sessizliği duydun mu?’

Öykülerin alt metninde “kimse kimseyi gerçekten dinlemiyor” ve “kadınların mutsuzluğu hafife alınıyor” duygusu hâkim…

Çok doğru bir yerden yakaladınız. Kitabın temel damarlarından biri kadınların görünmez yaraları ve duyulmayan sesleri. Kadınların mutsuzluğu çoğu zaman kaprise, naza, hatta hormonlara bağlanarak küçümseniyor. Oysa bu küçümsemenin altında derin acılar, yalnızlık ve öfke var. Karakterlerim hep anlaşılmamaktan muzdarip. Dile getirilemeyen mutsuzluk kolaylıkla bir felakete dönüşebiliyor: Yanlış kararlar, uzun yalnızlıklar, içten içe çürüyen hayatlar… Kitaptaki hayaletler biraz da bunlar: Duyulmamış çığlıkların, ertelenmiş hayatların hayaletleri. Tüm bu ağır meseleleri mümkün olduğunca hafiflikle, yer yer mizahla kaleme almaya çalışıyorum. Ben edebiyatta didaktik olmayı sevmiyorum; okura bir şey öğretmek değil, “Bak, buradaki sessizliği duydun mu?” demek istiyorum. İnsanlar yazdıklarımı okuduğunda bir sosyal probleme değil, gerçek bir hayata bakıyor gibi hissetsin.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.