New York Moda Haftası’nda Parlayan Genç Türk Tasarımcı

İlk defilesini şubat ayında, New York Moda Haftası’nda yaptı. Ve bir anda parladı. İlgili haberlerde geçen isim bana hiç yabancı gelmedi (çünkü kendisi eski bir ELLE Türkiye stajyeriydi): 25 yaşındaki Yasemin Ezel Kıraç. Rhode Island School of Design’da Apparel Design eğitimi alan Kıraç, Parsons School of Design’da Fashion Management alanında yüksek lisans yaptı. Ardından birkaç büyük modaevinde deneyim kazandı. Ve Yazeli kurdu. Yaptıklarını ve yapmak istediklerini konuştuk.

17.06.2026
New York Moda Haftası’nda Parlayan Genç Türk Tasarımcı

Röportaj: Suzan Yurdacan
Portre Fotoğrafı: Dylan Fan
Defiile Fotoğrafları: Claudia York, Nelson Morales Ve Rozzela Kim; Modeller: Sophia Starace, Gianna Coyne, Liz Melo; Ebru Kiraç, Ariuna Zhapova, Katherine Amoedo

Yıllar önce, tavrıyla, çalışma tarzıyla aklımda kalan bir stajyerimiz olmuştu. Henüz lisede okuyordu, çok fazla konuşmaz ama çok çalışırdı, moda tutkusuydu, bu çok belliydi, büyük hayalleri vardı… ELLE Türkiye’de staj yapmıştı. Bunun üzerinden sekiz, hatta dokuz sene geçti, geçenlerde bana haberi geldi, kendi markasını kurmuş. İlk defilesini geçtiğimiz şubat ayında New York Moda Haftası sırasında Brooklyn’de Baci Studio’da yaptı. Yasemin Ezel Kıraç ile bu defa kurucusu ve kreatif direktörü olduğu Yazel adlı markasını konuştuk.

Kendi markanı ne zaman kurdun ve nasıl bir marka yaratmak istedin?
Yazel’i Ocak 2026’da kurdum ama aslında zihnimde çok daha uzun süredir vardı. Baştan beri istediğim şey yalnızca kıyafet üretmek değil; duygusu, karakteri ve hikayeleri olan bir dünya kurmaktı. Her tasarımın biraz merak uyandırmasını istedim çünkü marka, beni heyecanlandıran, düşündüren ve etkileyen birçok şeyi aynı yerde bir araya getirme fırsatı verdi bana. El işçiliği, materyal ve teknik araştırmalar Yazel’in merkezinde yer alıyor. Üretim süreci benim için oldukça araştırma odaklı ilerliyor ama ortaya çıkan şeyin hiçbir zaman fazla direkt olmasını istemiyorum. Daha sezgisel, biraz açık bırakılmış ve hissiyat üzerinden ilerleyen bir yaklaşım beni daha çok heyecanlandırıyor. Bu yüzden ilk koleksiyonumun çıkış noktası da aslında yazdığım bir şiirdi. Koleksiyon, şiirin belirli dizeleri, imgeleri ve bıraktığı his üzerinden şekillendi.

Annem ve anneannem, Yazel’i hayal ederken en çok ilham aldığım iki kadın oldu. O yüzden güçlü kadın enerjisi markanın temelinde var. Yazel ismindeki “Ezel” de anneannemin adından geliyor. Bu yüzden marka benim için çok kişisel bir yerde duruyor. Tasarlarken çoğu zaman olmak istediğim, bana ilham veren ya da enerjisini güçlü bulduğum kadınları düşünüyorum. Bu sürekli değişiyor ama sanırım tasarımlarımın duygusal tarafını da o değişkenlik besliyor. İstanbul ve New York arasında şekillenen hayatım da markanın dünyasına doğal olarak yansıyor. Türkiye’nin tarihi, katmanlı yapısı ve kültürel çeşitliliği ile New York’un özgür ve kendine has enerjisi markanın içinde sürekli karşılaşıyor gibi hissediyorum. Aynı zamanda Türk kültüründen gelen gündelik ritüeller ve imgeler çok ilgimi çekiyor. Bence inanılmaz zengin bir kültürümüz var ve global alanda daha fazla temsil edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

İlk defileni de yaptın galiba, bununla ilgili neler anlatabilirsin? Yeni henüz bilinmeyen bir markanın defileye çıkması kolay değil, bunu nasıl başardın?
İlk defile geçtiğimiz şubat ayında New York Moda Haftası sırasında Brooklyn’de Baci Studio’da gerçekleşti. Süreci Eloquence Production ile birlikte yürüttük. Hemen ertesi günü defile görüntüleri Manhattan Bridge üzerine yansıtıldı ve benim için çok özel bir New York anına dönüştü. Bundan sonra koleksiyon çok fazla ilgi gördü ve bunun üzerine yardım amaçlı düzenlenen başka bir moda defilesine davet edildim. Böylece aynı koleksiyonu kısa bir süre içinde bu kez Westchester’da sunma fırsatım oldu. Aslında her şey çok hızlı gelişti. 2026’ya girerken tek dileğim, yaratıcı olarak beni gerçekten tatmin edecek yoğun bir yıl geçirmekti. Kendime dokuz maddelik bir liste yapmıştım, hâlâ buzdolabımın üstünde duruyor; maddelerden biri de Yazel’i gerçekleştirebilmekti. Ocak ayının ilk haftasında kendimi resmen New York’taki apartmanıma kapatıp gece gündüz çalışmaya başladım. Arşivimde duran eski işlerimi çıkardım, yeniden değerlendirdim. Bir noktada oturma odam tamamen stüdyoma dönüşmüştü. Şubat ayında da defile gerçekleşti. Yazel’i kurmak gerçekten tam bir “one woman show”du. Yeni bir marka olarak böyle bir sunumu gerçekleştirmek elbette kolay değildi çünkü yalnızca tasarımı değil; organizasyon gerektiren birçok süreci aynı anda yürütüyorsunuz. Daha önce birçok global markada deneyimim olduğu için NYFW ortamına yabancı değildim ama bu seferki heyecan çok daha farklıydı çünkü ilk kez tamamen bana ait bir dünyayı gösteriyordum.

Moda sektöründe rekabet ve seçenek çok. Bu zorlu ve epey kalabalık alana giriş yapmak için seni motive eden neydi? Sonuçta seçenek çok ve her gün bir yenisi ekleniyor. Sen neden bu yolu ve alanı seçtin?
Moda dünyasının kalabalık olması beni korkutan değil, daha net düşünmeye zorlayan bir şey oldu. Çünkü gerçekten kişisel olan bir dilin, o kalabalığın içinde bile duyulduğunu düşünüyorum. Bence bir tasarımcı olarak en önemli şeylerden biri ne söylemek istediğinin farkında olmak. Nasıl bir yaklaşımın olduğu, neyi neden yaptığın ve seni farklı yapan şey zamanla daha da önemli hale geliyor. Ben modaya her zaman sanat gibi yaklaştım. Bu da bana çok daha özgür bir alan açtı. Sadece kıyafet tasarlamak değil; bir his yaratmak, atmosfer kurmak ve insanlarda bir şey bırakabilmek ilgimi çekiyor. İyi bir tasarım ne demek, bir parçanın gerçekten yaşayabilmesi için hangi süreçlerden geçmesi gerekiyor, üretim sırasında ne öğreniyorum… bunlara olan merakım beni hâlâ en çok motive eden şeylerden biri.

Aynı zamanda çok yoğun bir tasarım eğitimi aldım. Amerika’da tasarım okumak bakış açımı da genişletti. Yalnızca güzel görünen bir şey üretmeyi değil; neden ürettiğimi, hangi referanslardan beslendiğimi ve materyalle nasıl ilişki kurduğumu da sürekli sorgulamama sebep oldu. Bu da modaya yalnızca estetik bir alan olarak değil, araştırma ve düşünceyle sürekli gelişen çok katmanlı bir disiplin olarak yaklaşmama neden oldu.

Ama bütün bunların yanında bence bu sektörde uzun süre var olabilmek için gerçekten tutkulu bir şekilde yaptığınız işe inanmanız gerekiyor. İnsanlar o enerjiyi hissediyor. Ben de Yazel’e gerçekten inandığım için doğru insanlarla çok doğal şekilde bir araya geldim. Bunu özellikle koleksiyonun her aşamasında insanların parçalarla kurduğu ilişkide görmek benim için çok özeldi.

Modaya her zaman ilgin oldu mu? Yani kariyerinin bu yönde olacağına ne zaman karar verdin?
Kendimi bildim bileli modaya ve sanata ilgim vardı. Yapmak istediğim şey bir gün bile değişmedi diyebilirim. Çocukken sürekli çizim yapıp bir şeyler üretiyordum, kumaşlarla uğraşıyordum ve kendi dünyamın içinde yaşıyordum. Ailemde profesyonel olarak sanat ya da moda alanında çalışan kimse yoktu ama estetikle, objelerle ve giyimle kurdukları ilişki çok güçlüydü. Sanırım görsel dünyayı biraz onların bakışından öğrendim. Çocukluğumun büyük bir kısmı annemin gardrobu ile oynayarak geçti diyebilirim. Annemin 2000’lerin başında dolabında hâlâ 80’lerden ve 90’lardan kalan parçalar vardı ve bugün onların birçoğu benim gardırobumda yaşamaya devam ediyor. Beni de zaman așımına uğramayan tasarımlar etkiliyor.

Annemin aslında gençken hayali moda tasarımcısı olmakmış. Evde moda çizimlerini bulurdum ve çocukken aynılarını yapamadığım için üzülürdüm. O da bana hep “Sen bir gün daha güzelini yaparsın” derdi. Şimdi dönüp baktığımda bunun üzerimde düşündüğümden çok daha büyük bir etkisi olduğunu fark ediyorum. Anneannem ise dikiş, nakış ve özellikle örgü konusunda inanılmaz yetenekliydi. Trikoyla kurduğum bağın biraz oradan geldiğini düşünüyorum. Triko hâlâ beni en çok heyecanlandıran alanlardan biri. Koleksiyondaki tüm knitwear parçalar da tek yataklı örgü makinemde üretildi. O makinede çalışmanın çok ritmik bir tarafı var; bazen gerçekten enstrüman çalıyor gibi hissediyorum.

KISA KISA
Nelerden ilham alıyor:Sanat, mimari, fotoğraflar, Türk kadınları, kültürümüz, İstanbul ve New York yaşamı.
En verimli çalıştığı zaman ve mekan: Sanırım sanat okulunda okumaktan kalan bir alışkanlık bu; en verimli çalıştığım saatler genelde geceler oluyor. RISD’de sabahlara kadar stüdyoda çalışmaya çok alışmıştık ve o ritim hâlâ üzerimde duruyor. Özellikle üretim yaparken gece daha odaklı hissediyorum. Gün içinde ise bilgisayarda çalışmam gerekiyorsa New York’ta en sevdiğim yerler Soho’daki Café Lyria ve Elizabeth Street Garden.
Birkaç kelimeyle kendi stili: Zamansız, katmanlı, iddialı, şık ve romantik.
Her gün mutlaka yaptığın bir şey:Lower Manhattan’da köpeğim Zeytin’le sabah yürüyüşümüz ve en sevdiğim kafeden aldığım “coconut water matcha”. Bu yaz destinasyonu: Bu yaz New York’ta olmayı planlıyorum, aynı zamanda ilham alabileceğim kısa yolculuklar da yapmayı düşünüyorum.

Peki hedefin ne? Neler yapmak, neyi başarmak istiyorsun?
Hedefim Türk kadın tasarımcı olarak global ölçekte büyümeye devam etmek. Moda yönetimi üzerine yüksek lisans yaptığım için işin business tarafını da her zaman çok önemsiyordum. Ancak Yazel’in çok kısa sürede bu kadar hızlı karşılık bulması ile birlikte, şu an markanın bir sonraki aşamasını yeniden yapılandırdığım bir dönemdeyim. Her şey beklediğimden çok daha organik ve hızlı gelişti. Şu anda benim için önemli olan, bu enerjiyi markanın üretim süreci ve uzun vadeli büyümesiyle sağlam bir şekilde bir araya getirebilmek.

“İstanbul ve New York arasında şekillenen hayatım da markanın dünyasına doğal olarak yansıyor. Türkiye’nin tarihi, katmanlı yapısı ve kültürel çeşitliliği ile New York’un özgür ve kendine has enerjisi markanın içinde sürekli karşılaşıyor gibi hissediyorum. Aynı zamanda Türk kültüründen gelen gündelik ritüeller ve imgeler çok ilgimi çekiyor. Bence inanılmaz zengin bir kültürümüz var ve global alanda daha fazla temsil edilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Çalışma tarzın nasıl? İlk koleksiyonunu hazırlarken kendin hakkında neler fark ettin? Seni en zorlayan ve en keyifli aşamalar hangileriydi?
Çalışma şeklim oldukça yoğun ve detaycı. Araştırma yapmayı, okumayı ve elle çalışmayı seviyorum. Ama en çok keyif aldığım şey, bir parçanın yavaş yavaş kendi karakterini kazanmasını görmek. Özellikle kumaş, yüzey ya da örgüyle direkt temas halinde olmak düşünme biçimimi de değiştiriyor.

Genelde süreç içinde sezgilerime de çok güveniyorum ve yeniden başlamaktan çekinmiyorum. O yüzden çalışma şeklim biraz deneme, tekrar kurma ve sürekli geliştirme üzerinden ilerliyor. Bir şeyin gerçekten içime sinmesi gerekiyor.

Yazel’i, yaptıklarını merak edenler markaya nerelerden ulaşabilir?
Şu anda Instagram hesabımız @yazelstudio ve web sitemiz yazelstudio.com üzerinden ulaşabilirler.

Sen bu yaz en çok neler giyeceksin, özellikle de 2026 stilinde vazgeçilmezlerin neler olacak?
Yazın daha hafif ama karakteri olan parçalar giymeyi seviyorum. Şu anki favorim ise uzun etekler.

Bu yazı ELLE Turkiye Haziran sayısından alınmıştır.

ETİKETLER: , , , ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.