Salgından çıkış yok
“28 Years Later: The Bone Temple/28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı”, üçüncü filmdeki kahramanların hikâyelerini birbirine bağlarken seyirciyi beşinci filme etkileyici bir sürprizle hazırlıyor

Müjde Işıl –Danny Boyle 2002’de vizyona giren “28 Days Later/28 Gün Sonra”nIn başarısının ardından yönetmen koltuğunu Juan Carlos Fresnadillo’ya devretmiş ve seri “28 Weeks Later/28 Hafta Sonra” ile sürmüştü. Aradan geçen 23 senenin sonunda Boyle, senaristi Alex Garland ile seriyi yeniden ele aldı ve “T2 Trainspotting”den (2017) beri ilk kez devam filmine soyundu. Böylece geçen sene izlediğimiz “28 Years Later/28 Yıl Sonra” perdeye geldi. Üçüncü film vizyondayken dördüncü film de yoldaydı. Ve kısa süre sonra, yönetmenliğini Nia DaCosta’nın üstlendiği ve senaryosunu Alex Garland’ın yazdığı, Boyle’un ve ilk filmin yıldızı Cillian Murphy’nin adını sadece yapımcı olarak gördüğümüz “28 Years Later: The Bone Temple/28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı” vizyona girdi.
Cillian Murphy ve Robert Carlyle’ın canlandırdığı karakterler üzerinden yürüyen serinin üçüncü filminde Boyle ve Garland, merkeze çocuk karakteri almıştı. Üçüncü film, virüsten enfekte olmuş İngiltere’de, izole bir adadaki Spike adlı çocuğun annesini kurtarmaya çalışma ve büyüme hikâyesi üzerine kuruluydu. Şiddetin çocuk üzerinden anlatılması etik sorunlar doğurmasına karşın yan karakterler, başkahramanın hikâyesinden daha dikkat çekiyordu: Ralph Fiennes’ın canlandırdığı Doktor Ian Kelson ve alfa zombi gibi… Dördüncü film, üçüncüde yer alan neredeyse tüm karakterleri deyim yerindeyse harman yapıyor. Spike’ın Jimmy ile karşılaştıktan sonra başına neler geldiği, Jimmy’nin ailesinin zombiler tarafından öldürülmesiyle nasıl baş edemediği, Doktor Ian Kelson’ın alfa zombiyi neden öldürmeyip ona yaşam yolu açtığı gibi birçok mevzu dördüncü filmin omurgasını oluşturuyor.
Karakterler yarışıyor
Serinin yeni yönetmeni, “Candyman” ile korku türüne yabancı olmadığını kanıtlamış Nia DaCosta. Röportajlarında bir Danny Boyle filmi yapmaya çalışmadığını özellikle belirtiyor. Bu tavır o kadar baskın ki üçüncü filmdeki karakterler olduğunu bilmesek dördüncü film bambaşka bir tarzda. Örneğin ilk iki filmde ve kısmen de üçüncü filmde izolasyon duygusu ağır basar. Karakterlerin yalnızlığı, bomboş bir şehirde veya doğadaki ıssızlıkta hissedilir. Ama dördüncü filmde Alex Garland’ın senaryosu, karakterlerinin yalnız kalmasına izin vermiyor. Hepsini bir kazana atıp kakofoni yaratıyor. Bu yüzden de ilginç karakterlerin hiçbirine odaklanamıyor. Başlıca sorunu da bu: İlk üç filmin aksine bir odağı yok. Tüm yan karakterler bir araya gelip birbiriyle yarışıyor gibi. Üçüncü filmin en ilginç karakteri olan Doktor Kelson’ın geçmişine birkaç fotoğraf hariç hiç girmiyor mesela. Alfa zombinin, zombiye dönüşmeden önceki anıları da kısacık geçiliyor. Oysa dördüncü filmde en çok merak edilen detaylar bunlardı. Bunları geçiştirmek, filmin lehine çalışmadığı gibi film de serinin bir parçası olarak konumlanamıyor. Doktor’u Nosferatu’ya benzetmek, virüsün insanları bilime ya da şeytana yönlendirmesi gibi dikkat çeken ayrıntılara giriyor girmesine ama bunlar sadece anlık detaylar olarak boşa harcanıyor.
Filmden geriye, Ralph Fiennes’ın yine başarılı performansı ve görsel açıdan Doktor Kelson’ın ışık gösterisi kalıyor hafızalarda en çok.

Finalde sürpriz
“28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı” özellikle ilk filmi beğenenler açısından zayıf görünse de finalinde seyirciyi harika bir sürpriz bekliyor. Ayrı bir üçleme olarak düşünülen serinin üçüncü ve bu dördüncü filminden sonrası yani beşinci filmi için beklentileri yükseltiyor. İlk filmin izinde gideceği yönünde hayranlarını heyecanlı bir bekleyişe hazırlıyor.









