Takla atan aracın tavanı üzerine çöktü! ‘Okul raporunu düşünürken yürüyemeyeceğimi öğrendim’

2008 yılında üniversite hayaliyle Türkiye’ye gelen Nail Aliyev’in hayatı, genç yaşta geçirdiği bir trafik kazasıyla bambaşka bir yöne savruldu. Çanakkale’de öğrenciyken geçirdiği kazada aracın tavanı üzerine çöktü, omurgası kırıldı. Henüz 18 yaşındaydı. O gün, yürüyemeyeceğini öğrendi. Ancak Aliyev için bu, hayatın sonu değildi. Eğitimini tamamladı, kendi hayatını kurdu ve bugün engelli bir baba olarak oğluyla birlikte hayata yeniden anlam katıyor. “Öğrenci işlerinden kaç günlük izin almam gerek diye düşünürken, doktor yürüyemeyeceğimi söyledi” diyen Nail ile yaşadıklarını konuştuk.

21.04.2026
Takla atan aracın tavanı üzerine çöktü! ‘Okul raporunu düşünürken yürüyemeyeceğimi öğrendim’

Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr – Nail Aliyev, 2008’de Azerbaycan’dan üniversite okumak için Türkiye’ye geldi. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi 2. Sınıf öğrencisiyken trafik kazası geçirdi. Takla atan aracın tavanının çökmesi sonucu, aracın tavanı ile koltuk arasına sıkıştı. Bunun sonucunda da omurgası kırıldı. Omurilik travması nedeni ile yürüme engelli olan Nail, mücadele etmeye, hayatın olağan akışında her şey gibi sağlığını da kaybedebileceği gerçeğine inanmaya başladı. Yarım kalan lisans eğitimini tamamladı. Mesleğini yaptı. Evlendi ve şimdi de oğlunu büyütüyor.

‘BİRİKTİRDİĞİM ANILARI ÖZLERKEN, BİRİKTİREMEDİĞİM ZAMANIMA KAHROLDUM’

Türkiye’ye üniversite okumaya geldiği yılların hayatının en özel yılları olduğunu söyleyen Nail, “Özellikle Çanakkale şehrine o kadar aşık olmuştum ki, şimdi bile gözümü kapatınca o anları hayal ediyorum. Boğazın esintisi, her sokak başında kokan o çam kokusu ağaçları, kibar insanları, üniversitemi, kampüste sıra sıra dizilen öğrenci stantlarını, hayalleri gözlerinden okunan sınıf arkadaşlarımı çok özlüyorum. Onlarla geçirdiğim zamanlarımı çok özlüyorum. Kaza geçirdiğimde 18 yaşındaydım. Aradan yıllar geçti. Bugün 35 yaşındayım. Ama sanki tatildeyim ve bu tatil bitince yine o şehre geri dönecekmiş gibi hissediyorum. Yıllar geçti, bedenim yaş aldı ama ruhum pili çıkarılmış saat gibi 19 yaşımda takılıp kaldı. Bu sene başında tek başıma Çanakkale’ye gittim. Tekerlekli sandalyemle otogardan çıkıp şehir otobüsüne bindiğimde her şey olağan seyrinde ilerliyordu benim için. Ta ki öğrencilerin kahkahalar eşliğinde konuşmalarını işittiğim ana kadar. Göğsüme yumruk gibi sıkışan nefesim sel olup gözümden aktı o an. Ben biriktirdiğim anılarımı özlerken, biriktiremediğim zamanıma kahrolmuştum o gün” şeklinde konuştu ve ekledi:

“Kaza geçirdiğim an itibariyle hiçbir fikrimin olmadığı hayat ile tanışmış oldum. O ana kadar hiçbir engellinin gözünün içine bakmamıştım. Hiçbir engellinin elini sıkmamıştım. Hiçbir engelliye selam vermemiştim. Kaldırımda yürürken yanımdan bir engelli geçmiştir belki ama ben fark etmemiştim. Aktif şekilde bisiklet kullanıyordum, belki de bisikletimi bir engelli rampasına bağlamışımdır. Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Kolay olmadı yeni hayatıma alışmam. Huylu huyundan vazgeçmemişti. Engelli olmuştum ama kendimi bile görmemezlikten gelmiştim. Zaman içinde ilk tanıştığım engelli kendim oldum.”

‘O GECE BÜYÜDÜĞÜMÜ ÇOK ACI BİR ŞEKİLDE ÖĞRENMİŞ OLDUM’

Engelli olduğu ilk başlarda ona söylenmemişti.  Acilen ameliyat olması gerekiyordu. Ancak kaldırıldığı hastanenin imkânları bunun için yetersizdi. 300km ötedeki bir hastaneye nakledildi. Ambulansta annesi ve babasıyla beraberdi. O an için, “Hayatımın en tuhaf yolculuğuydu”diyen Nail, “Her tarafımdan sedyeye sıkı sıkıya bağlanılmıştım. Yol boyunca sürekli üşüyordum. Yolculuk boyunca zaman zaman çalan siren sesleri ve titrerken dişlerimin çıkardığı takırtı seslerini duyuyordum. Sürekli annemden sarkan ayağımı kaldırıp sedyeye koymasını istiyordum. Oysa ayaklarım sedyede zaten bağlı duruyorlardı. Hastaneye varınca hemen ameliyata hazırladılar. Ameliyata girecektim ama kendi adıma korkum yoktu. ‘Acaba annem ve babam korkuyorlar mı’ diye düşünüyordum. Onlarla göz göze gelince hep tebessüm ediyordum. Tebessümüme karşılık veriyorlar mı diye bakıyordum onlara. Ameliyattan çıkınca kendime geldim. Doktor seninle konuşacak dediler. Doktor odaya geldi. 6 gün sonra derslerim başlıyor. Ne zaman iyi olurum diye sordum. Öğrenci işlerinden kaç günlük izin almam gerek diye düşünüyordum. ‘Yürüyemeyeceksin ama daha kötüsü de olabilirdi. Allah seni annene babana bağışlamış’, dedi. Bunu söyledikten sonra odadan çıkıp gitti. Aslında her şey apaçık söylenmişti. O an hayatımın kontrolden çıktığını fark ettim. Hani zaman her şeyin ilacıdır diyorlar ya, bana öyle bir şey bile söylenmedi. Ne hissettiğimi tarif etmek çok zordur. Çünkü bazı zamanlarda hâlâ aynı şeyi hissediyorum. Ne hissettiğimi bilmeden, hâlâ tarif edemeden” şeklinde konuştu.

Kaza sonrası hayatının çok zor bir sürece doğru hızla everildiğini dile getiren Nail, “Çünkü ne ev, ne mahalle ne de şehrimiz bir engellinin yaşam standartlarını karşılayacak durumda değildi. Kendi içime kapanmış, öylesine yaşıyordum. Ne yiyeceğim, ne zaman yiyeceğim, nasıl vakit geçirmem gerektiği, kaçta yatacağım, sabah kaçta kalkacağıma artık ailem karar veriyordu. Hayatımı, yaşantımı, gelecek hayallerimi düşünürken sızım sızım sızlıyordu göğüs kafesim. Zaman geçmiyordu. Ayrıca geçse ne olacak ki diye düşünüyordum. Bir de bunun yanında gözümün içine bakan aileme karşı gülüyor, onları mutlu olduğuma ikna etmeye çalışıyordum. Birisine içimde yaşadıklarımı anlatırken dinliyor, ya da dinliyormuş gibi yapıyorlardı. Benimle birlikte üzülüp duygularımı ne kadar ciddiye aldığını göstermek yerine hemen teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne kadar güçlü olduğumu, ne kadar dayanıklı olduğumu anlatıp dururlardı” dedi ve ekledi:

‘AİLEME TÜRKİYE’DE YAŞAMAK İSTEDİĞİMİ SÖYLEDİM’

“Yalnız kalmaya ve gözümün içine bakıp düşüncelerimi okumaya çalışan herkesten uzak durmaya çok ihtiyacım vardı” diyen Nail, “Azerbaycan devleti engellileri ücretsiz olarak Ukrayna’ya tedaviye gönderiyordu. Ancak refakatçi kabul etmiyorlardı. Refakatçi de devlet tarafından sağlanıyordu. O programa katıldım. İlk kez beni tanıyan, bilen herkesten uzağa Saki şehrine tedaviye gittim. Saki şehri, büyük bir çoğunluğu engellilerden ibaret olan bir şehirdi. Bankada çalışan, tezgâhta duran, kısacası hemen hemen her yerde yürüme engelli insanlar vardı. Restorana yemek yemeye giderken yürüme engelli iki kardeşin o restoranın sahibi olduğunu öğrenmiştim. Adeta engelli cenneti gibi bir yerdi. Oda arkadaşım engelli bir papazdı. Adı Victor Dubov’du. Hatta bir gün Dubov’un abisi ikimizi de yüzmeye götürdü. Plajda sağlıklı insanlarla birlikte çok fazla engelli vardı. Üstelik Saki şehri, kaldırımları çok da engellilere uygun bir şehir değildi. Ama bir engelli olarak kendimi orada çok güçlü hissetmiştim.  Memlekete döndüğümde yarım kalan üniversite eğitimimi tamamlamaya karar verdim. Arkadaşımla bir etüt merkezi açtık. 1 yıl o etüt merkezinin yöneticiliğini yaptım. İş hayatında doğal olan sorunlar, o sorunları çözme çabaları derken nerdeyse engelimi unuttum. Hastanelere refakatçisiz, yalnız başıma yatılı tedavilere gittim. Sonra aileme Türkiye’de yaşamak istediğimi söyledim. Onlar da çalıştıkları için oraya taşınamayız demesi üzerine ‘hayır beni yanlış anladınız, ben sizinle değil, yalnız başına gitmek istiyorum’ dedim. İstanbul’a geldim. Kendi evimi tuttum. Özel bir üniversitede iş buldum. Çalıştım. Aslında her şey ilk taşı yuvarlamakla başladı diyebilirim. İlk taşı yuvarlama gücünü kendimde bulmam zor, ağrılı ve acılı oldu. Ancak hayatı güzel kılan şeyler de yaşanmışlıklar, biriktirilen anılar, o anıların bizde bıraktığı izlerdir. O zamanlar bu şekilde bakmıyordum hayata, şimdi düşüncelerim bu yönde” bilgisini paylaştı

Eğitimine Azerbaycan’da, örgün öğretimde devam edip, tekerlekli sandalyede derslere gittiğini dile getiren Nail, “Üniversitemin bulunduğu şehirde toplum algısı engelliler konusunda bilinçli değildi. Üniversite’ye giderken yol boyunca insanların bakışlarını üzerimde hissettim. ‘Ah ah, vah vah” seslerini duyduğum çok oldu. Ama başımı çevirip onlara bakmadım. Önüme baktım. Sınıfta beni yadırgayanlar oldu. Ama bir yerden sonra öyle bir an geldi ki, toplum algısı beni göre göre öyle bir benimsedi ki, o sokakta herkesle selamlaşarak okula gitmeye başladım. Dersler bittikten sonra 1-2 saat sınıftaki arkadaşlarımla vakit geçirip eve öyle gitmeye başladım. Aslında zannedilenin aksine burada rehabilite olan ben değil toplumun ta kendisi oldu. İzniniz olursa burada mütevazılığı bir kenara bırakıp, o anki Nail’in sırtını sıvazlayarak ‘buna sen sebep oldun’ demek isterim. Eğitim hayatıma devam edebilmemde bu fikir beni kararlı kıldı. Toplumun engelliler konusunda rehabilite edilmesine ihtiyaç var. Toplumun bu engelli düşüncelerden kurtulmaya ihtiyacı var. Evet, ben yürüme engelliyim. Ama bunu anlayışla karşılayacak olan kişi de ben değilim. Bu fikir beni her sabah okula götürüp getirdi” ifadelerine yer verdi.

‘KALDIRIMA ARAÇ PARK EDEN İNSANLARI TOLORE EDEBİLİYORUM’

“Bence benim en büyük gücüm, normalleştirebilme becerimin olmasıdır”diyen Nail, “Çekinmeden, ‘tamam, ben engelli oldum’ diyebiliyorum artık. Bilinçli kötülüğü konunun dışında tutarak, kaldırıma araç parkeden insanları tolere edebiliyorum. Bilinçli değildir veya dalgındır diyebiliyorum. Yolcular benim için engelli rampasını açacakken kapıları kapatıp yoluna devam eden metrobüs şoförünü tolere edebiliyorum. Fark etmemiştir belki diye düşünebiliyorum. Öbür türlü topluma karşı kendimizi dolduruşa getirince dönüp o toplum arasında var olmaya çalışmak da zorlaşıyor bence” şeklinde konuştu.

Engellerle mücadele ederken kendisine en çok destek olan kişilerin babası ve eşi olduğunu söyleyen Nail, “Hayatta beni güçlü hissettiren iki figür diyebilirim. Özellikle babam, bir işe başlama kararı aldığım zaman o konuda bir bilgisi olmasa bile öyle sahipleniyor ki o işi. Ben engelli olduktan sonra böyle olmadı, o hep böyleydi. Hatta ben çocukken o bir iş yaptığında yanına gelir izlerdim. Bazen de dayanamaz müdahil olurdum. ‘Acaba böyle mi yapsan’ derdim. O da kendi bildiği doğru olmasına rağmen benim dediğimi yapardı. Çocuk aklımla eksik söylerdim. O benim dediğimi yaparken eksiklerimi de tamamlardı. İş bittikten sonra dönüp herkese gururla ‘Nail’in fikriydi’ derdi. Bugün de öyle yapıyor. Eşim biraz farklı bu konuda. ‘İyi düşündün mü? Her şeyi hesaba kattın mı?’ diye defalarca teyit ettirir. Ama sonunda başarısız olunca ve üzülünce hemen sarılır, gücümü toplamam için bana iyi gelecek sihirli bir şeyler bulup söyler. Bugün engellerle mücadele etmemde de bu iki kahraman aynı şekilde bana destek oluyorlar” bilgisini paylaştı.

‘OĞLUMA AİT SORUMLULUKLARI YERİNE GETİRİNCE, DAHA MOTİVE HİSSEDİYORUM’

“Baba olacağımı öğrendiğimde çok korkmuştum”diyen Nail, “Engelli birisi evladına yetebilir mi korkusu bende de vardı. ‘İnsan yetiştirmeye hazır mıyım’ diye soruyordum kendime. Onu üzer miyim, mutlu edebilir miyim düşünceleri hemen hemen her gün aklımda idi. Ama ben oğlumdan çok şey öğreniyorum. ‘Baba’ demesi, boynuma sarılması, öpmesi, yemeğini benimle paylaşması, beni okşaması, güldürmesi hayatıma oldukça renk katıyor. Engelli bir baba olarak çocuğumla ilgilenirken beni en çok zorlayan şeyler aslında herkesin yaşadığı zorluklar. Bazen ne istediğini bilememem, diş çıkarması, uyuyamaması, bu aralar yaşamakta olduğu 2 yaş sendromu diyebilirim. Manevi olarak asla yorulmuyorum. Fiziksel yorgunluklar oluyor tabi ama o uyanıksa yorgunluğumu nadiren hissediyorum. O uyuduğunda, eşimle çayımızı önümüze alıp, sırtımızı dinlendirmek için oturunca ne kadar yorulduğumuzu fark ediyoruz. Fiziksel yorgunluklar gelip geçici şeyler. O yüzden pek bir önemi de yok” şeklinde konuştu ve ekledi:

“Oğluma baş başa bir gün geçirmek, ilk başlarda bir düzen oluşturma adına çok zorlayıcı oldu. Annesi yeni yeni işe başladığında zorlandığımızı hatırlıyorum. Ana kuzusuydu o zamanlar. Uyandığında annesini yanında görememesi, ağlaması ve sakinleşmemesi gerçekten de zor bir süreçti. Ama bir süre sonra her şeyin zamanı kendiliğinden oluşmaya başladı. Sabah kalktığımız saat, kahvaltı yapma, parka çıkma, öğlen uykusu derken biyolojik bir süreç haline geliyor her şey. Ona ait olan sorumlulukları yerine getirdiğim zaman yarın için kendimi çok daha özgüvenli, çok daha motive hissediyorum.”

‘EVLAT EDİNME SÜRECİNDE BABALIK İÇİN YETERSİZ CEVABI BENİ SARSMIŞTI’

Evlat edinme başvurularının reddedilmesinin yarattığı etkiyi sorduğumuz Nail, “Bir çocuğumuz olsun fikrine ikna olduğumuzda Hatay depremi olmuştu. Annesiz, babasız kalan çocukları görünce evlat edinmek istedik. Hayatımızı güzel bir amaç uğruna yaşamak istiyorduk. Ama resmi makamlarda babalık için yetersiz cevabının yüzüme vurulması beni sarsmıştı tabi. Tabi ki onların da bir bildikleri vardır. İşin sosyolojik, psikolojik boyutlarını göz önüne alarak bu kararı veriyorlardır. Ama biz çok üzülmüştük. Derken Allah nasip etti kendi çocuğumuz oldu. Ozan dünyaya geldi. Umarım o çocuklar da şimdi çok mutludurlar. Umarım güzel aileleri ile sıcacık çorbası önünde, tertemiz odaları, mis gibi yatakları ile harika bir hayat yaşıyorlardır” ifadelerine yer verdi ve sözlerini şöyle sonlandırdı:

“Hikayemden ilham alacak insanlara, şunları söylemek isterim. Öncelikle, engelliler hayatın içine karışsınlar. Farkındalık istiyorlarsa öncelikle fark edilsinler. Üzüntü yaşanır ama bitmesi gereken yerde bitsin. İnsan hayatı acı, tatlı duyguların barındığı hikâye gibidir. Acıklı satırlara takılıp aynı sayfa üzerinde ömrü tamamlamanın bir anlamı yok. Her insan hikâyesi Allah’ın eseridir. Ömrü okumadan tamamlarsak belki de eserin sahibini gücendirmiş oluruz. Bir kitap yazdım. Kitabın adı Kapısız Anahtar. Kendisini bir anahtar gibi gören ama açabilecek bir kapısı olmayan insanların hikâyesi. Umarım hayatınıza olumlu bir dokunuş sağlar.”

ETİKETLER: , , , ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.