Venedik’te sanat üstü siyaset

61. Venedik Bienali’nin bu yılki başlığı “Minör Tonlarda”. Oysa Venedik’te artık hiçbir şey minör değil. Her şey yüksek sesli, gergin ve politik

17.05.2026
Venedik’te sanat üstü siyaset

DOÇ. DR. EFE SIVIŞ –Bu yıl 9 Mayıs- 22 Kasım arasında 61’inci kez gerçekleşen Venedik Bienali’nde ilk karşılaştığım şey sanat eserleri değil, dünyanın taşıdığı politik ağırlık oldu. Giardini’nin ağaçlarının arasından yürürken bir pavyondan diğerine değil; savaşlar, protestolar, diplomatik krizler ve ideolojik çatışmalar arasında dolaşıyormuş hissine kapıldım. Bienal’in bu yılki başlığı “Minör Tonlarda”. Oysa Venedik’te artık hiçbir şey minör değil. Her şey yüksek sesli, gergin ve politik. Belki de bu yüzden Kamerun doğumlu Koyo Kouoh’un Bienal’in ilk Afrikalı kadın küratörü olarak seçilmesi yalnızca kültürel bir tercih değil; Batı sanat dünyasının kendi sömürge geçmişiyle hesaplaşma arzusunun da güçlü bir sembolü.

Venedik’te bu yıl sanat ile siyaset tamamen iç içe… Özellikle Gazze soykırımı nedeniyle birçok sanatçı, İsrail’in Bienal’den çıkarılmasını istedi. Binlerce imza toplandı. Tabii Rusya da Ukrayna nedeniyle protesto edildi. Fakat bu gümbürtünün sonunda hem Rusya hem de İsrail bienale katılabildi. Bu karar, Kamerunlu küratöre değil bienal yönetimine aitti. Yani davul Kamerunlu’nun boynunda, tokmak İtalyanların elindeydi. İran’a saldıran ABD’ye karşı ise sesini çıkaran kimsecikler yoktu.

‘Soykırımı aklamayın’

Rus pavyonunun önünde sırtında “Putin Yoksa Savaş Yok” yazılı ekose takım elbiseli bir kadın, kameralara kabak gibi Rus şiddetini faş ediyordu. Yine Rus pavyonunun önündeki “Soykırımı sanatla aklamayın” pankartlarını taşıyanlar, karşısında set olmuş carabinieri yani İtalyan polisi; içeride ise sanat, resmi yüzler, takım elbiseli açıklamalarla kaotik bir tablo oluşturuyordu… Tam bir Venedik tezatı. Dışarıda bağıran aktivistler, içeride kültür diplomasisinin cilalı dili. Rus Büyükelçi Alexey Paramonov, pavyonun içinde, kapının önündeki protestoculara iki metre mesafede, canhıraş devletini savunuyordu. Kolay iş değil.

Şehirdeki simültane sergiler, bazen ana Bienal’den daha etkileyiciydi. Prada Vakfı’ndaki Amerikan çağdaş sanatının parlaklığından çok, 16. YY sarayının kendisi, freskli tavanları ve aristokratik ağırlığı daha çarpıcıydı. Bu saray, bir zamanlar Kıbrıs Kraliçesi Caterina’nındı. Accademia’daki Marina Abramović sergisi, Anish Kapoor’un Palazzo Manfrin’deki heykelsi dili de bienalin şehirle karışan damarını güçlendirdi.

Ana lagündeki küçücük Harry’s Bar ise hâlâ olağanüstü biçimde dolu. İçeride herkesin elinde Bellini var. Adını, Fatih Sultan Mehmet’in portresini de yapan Venedikli ressam Giovanni Bellini’nin tablolarındaki pembelerden alan o kokteyl, sanki Venedik’in sıvı hâle gelmiş hafızası gibi.

Bir dekor gibi

Bir başka ada üstüne kurulu JW Marriott’ın Sagra Rooftop’ı ise lagünün üzerinde asılı duruyormuş hissi yaratıyor; gün batımında Venedik’in kubbeleri ve çan kuleleri uzaktan neredeyse bir dekor gibi görünüyor.

İkonik Aman otelleri zincirinin Venedik şubesi ise Grand Canal’a açılan nadir yeşil bahçelerden birine sahip. Bu özelliğiyle şehirdeki en ayrıcalıklı lükslerden biri; birkaç metre ötede gondollar geçerken insanların çimlerin üzerinde sohbet edebilmesi Venedik’in gerçeküstü tarafını özetliyor.

Ve elbette The Gritti Palace. Özellikle Bar Longhi; Murano avizeleri, el oyması aynaları, cilalı ahşapları ve Grand Canal’a açılan o teatral görüntüsüyle yalnızca bir otel barı değil; Venedik’in yüzyıllardır sürdürdüğü estetik iktidar gösterisinin küçük bir sahnesi gibi. Burada insan, şehrin neden yalnızca sanatla değil; dekor, ihtişam ve statüyle de ayakta kaldığını çok net hissediyor.

Ve belki de bu yüzden Venedik Bienali bugün yalnızca bir sanat etkinliği değil. Burada ülkeler kendilerini pavyonlarla anlatıyor, protestocular sloganlarla cevap veriyor, diplomatlar sanat diliyle devletlerini savunuyor, sanat izleyicileri Bellini kadehlerinin arasında yeni güç ağları kuruyor. Bir yanda savaşlar, boykot çağrıları ve politik gerilimler; diğer yanda Murano avizeleri, Grand Canal manzaraları ve aristokrat bir ihtişam. Venedik bütün bu çelişkileri aynı anda taşıyabiliyor. Belki de Bienal’in gerçek başarısı burada: Dünyanın ne kadar dağınık, gürültülü ve ikircikli olduğunu sanat üzerinden görünür hâle getirebilmesinde. 

Nilbar Güreş’in çağdaş dili

Türkiye Pavyonu’nda sanatçı Nilbar Güreş’in beden, aidiyet ve kimlik üzerine kurduğu çağdaş bir dil vardı. Ben bu dili çok kendime yakın bulmadım. Osman Hamdi Bey’lerin, D Grubu ressamlarının, Fahrelnissa Zeid’lerin, Fikret Muallâ’ların olduğu sanat literatürüyle ilintili güncel eserlerin Venedik’te temsil edilmesi bana daha doğru gelirdi. Türkiye pavyonundaki kalabalık ise ayrı meseleydi. Girişte insan memnun oluyor ama içeri girince herkes Türk. Çetin Altan’ın yıllarca bu sayfalarda “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” klişesini ti’ye aldığı o banal hâl, Venedik’te tuhaf biçimde gerçek oluyor. Bunun dostlukla ilgisi yok; yurt dışında Türklerin refleksi biraz içe kapanmak, birbirine yaslanmak, küçük bir getto sıcaklığı üretmek.

En iyi network teknede

Ana lagüne yakın bir ada üstünde bulunan Cipriani Hotel’deki Cips Club rafine bir adres. Ama mesele yalnızca yemek değil; San Marco’dan adaya geçen misafirleri taşıyan Cipriani’nin ahşap iç tasarımlı teknesi, başlı başına küçük bir sosyal sahne. Koleksiyoncular, galericiler, aristokrat İtalyan aileler, moda dünyası, Londralı sanat danışmanları… Bana göre Venedik’in en iyi networking’i masada ya da pavyonda değil, o kısa tekne yolculuğunda gerçekleşiyor.

ETİKETLER: , , , ,
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.